Bahar gelsin diye iple çekerdim ama son iki yıldır bu sevincim gölgelendi. Mayıs oldu mu yavru kuşlar yuvalarından çıkmaya başlıyor. Kedimiz Whiskey de onları yakalamak için bahçede pusu kuruyor. Yakalıyor da. İlk işi aceleyle ağızında tuttuğu kuşu eve getirmek oluyor. Genellikle beni bulup avını ayaklarımın ucuna bırakıveriyor. Ben de yerde hareketsiz yatan zavallı kuşu elime alıp bahçeye taşıyorum. Artık korkudan mı, yoksa bir savunma taktiği olarak mı bilmiyorum, ölü gibi duran kuş birkaç saniye içinde hareketleniyor ve elimi havaya kaldırınca uçup gidiyor. Bu şekilde kedimizin avlarını sağ sağlim doğaya teslim etmeyi başarıyordum. Ancak bugün ilk defa bir kayıp verdik.
Brandy'nin garip sesler çıkardığını duyunca ne olduğuna bakmak için oturma odasına gittiğimde ne göreyim? Whiskey hızla bahçeye kaçarken bizim köpek ağızında onun bıraktığı kuşla bana bakıyor! Hemen yanına gidip ağızındakini bırakması için komut verdim. Brandy ise komutu umursamadığı gibi doğruca bahçeye koştu. Ben de peşinden. Kısa bir kovalamacadan sonra onu yakaladım. Kuşun canlı olduğunu anlayınca sosisten kofteye, kemikten krakere aklıma gelen her rüşveti teklif ettim. Boşuna. Brandy ağızındakini dünyanın en önemli hazinesi gibi benden kaçırıyordu. Zavallı kuş ara sıra gözlerini açıp kapatıyordu, ayaklarını oynatıyordu ama bunun dışında kayıtsız bir teslimiyet içinde olup bitene hiç direnmiyordu. Ben de onu kurtarmak için çabalıyordum. Ama ne yaparsam yapayım Brandy ağızındakini vermiyordu. Benden uzağa kaçıp yanına gelene kadar kuşu ağızından yere bırakıyor koklayıp tekrar kaptığı gibi koşuyordu. Onu kendi haline bıraksam belli ki parçalayıp atacak. Sonunda yavru dayanamadı öldü. Ben de çaresizliğimin verdiği öfkeyle Brandy'nin tasmasını kaptığım gibi boynuna geçirdim ve onu havaya çekerek boğazını sıktım. Brandy havasız kalınca kuşu bıraktı. Onu çekerek olay yerinden uzaklaştırıp ipini bahçe demirine bağladım. Her zaman havlayarak yeri göğü inleten köpeğimizin bu defa hiç sesi çıkmadı. Cansız yavruyu kaldırıp götürmemi olduğu yerden izledi. Döndüğümde onu serbest bıraktım, ama oracıkta yere yatıp uyudu.
Masum ve sevimli köpeğim sanki bir anda soğukkanlı bir katil kimliğine bürünmüştü gözümde.
Oysa doğal bir sürece tanıklık etmiştim. Yaşam zayıf olanı ayıklama konusunda hiç taviz vermiyor. Güçlü olan, güçlü kaldığı sürece yaşamayı hak ediyor. Doğa dediğimiz kusursuz bütünü etkilediğimizi, hatta ona hükmettiğimizi düşünsek de sonunda etkilenen yine biz oluyoruz. Çünkü kusursuz olan doğa biz değiliz. Kusursuzluğa özenmek yerine bireysel olarak güçlü olmak için elimizden geleni yapmalıyız bence. Güçlü olmaktan kastım eytafımızdakileri ezip öldürmek değil tabii. Bedensel, zihinsel ve duygusal olarak en güçlü halimize ulaşmak ve öyle kalmak önceliğimiz olmalı. En azından güçlü olan bir yönümüzü keşfedip bu yönümüzle öne çıkmanın bir yolunu bulmalıyız. İstekler ve hedefler koyacak kadar ve onlara ulaşacak kadar güçlü olmalıyız. Zaafların ve zayıflıkların bizi kurban yapacağını unutmamalıyız.
5.24.2012
5.21.2012
Kim korkar 50'sinden?
Ben. Yıllarca korktum. Yaş elli iş bitti ülkesinde yaşamanın kaçınılmaz yan etkisi olsa gerek. Otuzlu yaşlarımın sonlarına kadar aynalar gençliğimi teyid ettikçe rahatlıyordum. Ancak 40'lara merhaba dedikten sonra iş değişti. Etrafımdaki insanların giderek gençleştiğini fark ettikçe endişelenmeye başladım.
Yetişkinliğin ergenliği bence 40'lı yaşlar. Ne gençsin ne de yaşlı. Araya sıkışıp kalmışsın. Ergenlikte nasıl bir iki yaş büyük olmaya özeniyorsan, kırkından sonra her yıl yeni yaşına alışman biraz daha uzun sürüyor. Zamana karşı direnmenin faydasız olduğunu gördükçe, hayatımla ilgili hesaplaşmalarım arttı. Hedeflerimle ilgili bilançolar çıkarmaktan, kar zarar karşılaştırmaları yapmaktan uykularım kaçıyordu. Yaşlanmadan önce yapmak istediğim onca şey varken, gençliğim her gün biraz daha elden gidiyordu. Çaresiz bir oraya bir buraya, bir ona bir buna yönelerek genç kalmanın yollarını aradım. Ama çabalarım bir işe yaramıyordu. Genç kalan hep etrafımdakiler oluyordu. Bana ise her yıl bir yaşın daha yükü biniyordu.
Sonunda eşikten geçtim ve 50 oldum. İlk iki yıl büyük bir doğal afeti atlatmış gibi şaşkın ve ürkek yaşadım. Her sabah endişeyle uyanıyordum. Sanki aynaya baktığımda yaşlı bir insan görecekmişim gibi geliyordu bana.
Geçen pazar 53 oldum. Nedense kendimi çok rahatlamış hissediyorum. Sanırım yaşlanmanın dış görünüşle ilgili olmadığını anladım sonunda. İnsanın yaşını yaşama biçimi belirliyor. Yani hayata karşı duruşu. Daha doğrusu uyumu. Gençliğin sırrı bence olup bitene direnmek, elindekilere tutunmak yerine, bulunduğun duruma uyum sağlayabilmek ve olumsuzlukları bırakabilmek.
Bir günde kaç defa gülüyorsan o kadar gensin. Gülemiyorsan yandın! Kaç yaşında olursan ol, yaşlısın!
Örf, adet, unvan, yetki, konum ve hepsinden önemlisi kırışıkları kafana takmadan gül. Güldükçe gençleşirsin. Gençleştikçe de gülersin. Şimdi ellili yaşlarımın tadını çıkarıyorum. Daha ileri yaşlarımı da iple çekiyorum.
Yeni yaşam felsefem: No Botox, no regrets!
Yetişkinliğin ergenliği bence 40'lı yaşlar. Ne gençsin ne de yaşlı. Araya sıkışıp kalmışsın. Ergenlikte nasıl bir iki yaş büyük olmaya özeniyorsan, kırkından sonra her yıl yeni yaşına alışman biraz daha uzun sürüyor. Zamana karşı direnmenin faydasız olduğunu gördükçe, hayatımla ilgili hesaplaşmalarım arttı. Hedeflerimle ilgili bilançolar çıkarmaktan, kar zarar karşılaştırmaları yapmaktan uykularım kaçıyordu. Yaşlanmadan önce yapmak istediğim onca şey varken, gençliğim her gün biraz daha elden gidiyordu. Çaresiz bir oraya bir buraya, bir ona bir buna yönelerek genç kalmanın yollarını aradım. Ama çabalarım bir işe yaramıyordu. Genç kalan hep etrafımdakiler oluyordu. Bana ise her yıl bir yaşın daha yükü biniyordu.
Sonunda eşikten geçtim ve 50 oldum. İlk iki yıl büyük bir doğal afeti atlatmış gibi şaşkın ve ürkek yaşadım. Her sabah endişeyle uyanıyordum. Sanki aynaya baktığımda yaşlı bir insan görecekmişim gibi geliyordu bana.
Geçen pazar 53 oldum. Nedense kendimi çok rahatlamış hissediyorum. Sanırım yaşlanmanın dış görünüşle ilgili olmadığını anladım sonunda. İnsanın yaşını yaşama biçimi belirliyor. Yani hayata karşı duruşu. Daha doğrusu uyumu. Gençliğin sırrı bence olup bitene direnmek, elindekilere tutunmak yerine, bulunduğun duruma uyum sağlayabilmek ve olumsuzlukları bırakabilmek.
Bir günde kaç defa gülüyorsan o kadar gensin. Gülemiyorsan yandın! Kaç yaşında olursan ol, yaşlısın!
Örf, adet, unvan, yetki, konum ve hepsinden önemlisi kırışıkları kafana takmadan gül. Güldükçe gençleşirsin. Gençleştikçe de gülersin. Şimdi ellili yaşlarımın tadını çıkarıyorum. Daha ileri yaşlarımı da iple çekiyorum.
Yeni yaşam felsefem: No Botox, no regrets!
5.15.2012
Dare to lose Face!
Bir dehayı dürtersen işte böyle olur. Popüler olamanın öfkesiyle delikanlı damarı kabaran üniversiteli genç intikamını fena aldı. Sorununu çözerken onu sinirlendiren birkaç akranını ezip geçmekle de yetinmedi, tüm dünyayı parmağında oynatacak bir yol buldu. Artık arkadaşım yok diye kimse üzülmeyecek. İsteyen cin zeka Mark sayesinde istediği kadar arkadaş edinebilecek. Hem de kendisi hakkında ne kadar çok bilgi paylaşırsa o kadar çok insanla bağlantı kurabilecek.
Başlarda pek güzel bir iletişim kanalı gibi gözüktü bana Facebook. Birbirlerini yıllardır görmeyen insanları bir araya getiren, dünyanın aslında hiç de o kadar büyük olmadığını düşündüren bir mucize ağ yaratılmıştı. Ben de bir heves üye olmuştum. Sanırım 2006 başlarıydı. Ama bir süre sonra sanki sanal bir pazar yerinde dükkan açmış gibi hissettim kendimi. Vitrinimi ne kadar eğlenceli, değişken ve yaratıcı tutarsam, kasama da o kadar arkadaş dolacak bir sistem içindeydim. Hedef tabii kendi markamı yaratmaktı. Marka olarak beğenildiğim oranda çevrem ve nüfusum yani gücüm artırıyordu. İşi gücü, daha doğrusu gerçek hayatımı bir yana bırakıp sanal patronluğumu korumak için gece gündüz çalışır buldum kendimi. Bir yılımı doldurmadan iflas edip dükkanı kapattım.
Facebook beni kaybetti ama kazandıkları Mark arkadaşımızı yeni bin yılın adamı yaptı. Özellikle ünlü markalar bu eşsiz pazarlama ağını keşfedince iş rayına oturdu. Şimdi film yıldızlarından politikcılara, bankalardan patates cipsine kadar herkesle ve her şeyle "arkadaş" olabiliyorsun. Facebook'a üye olman ve istediğini beğenmen yeterli.
Markalar bu işten çok karlı çıktı. Artık hedef kitleleriyle ilgili tüm bilgiler ayrıntısına kadar parmaklarının ucunda. Üstelik bedava. Onlara hayır diyecek kimse kalmasın diye şahlanmış gidiyorlar. Çok geçmez yeni mesleklere Facebook pazarlama yetkilisi ve Facebook veri toplama uzmanı eklenir eminim.
Egomuzun at koşturabildiği, her birimzin kendi dünyasının kralı olduğu böyle bir ortamın tadını çıkarmak varken insan yanımız yine ağır basıyor ve suyunu çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bugünlerde Facebook'da olmak ve olmamak diye bir sosyal statü bile oluştu. Ben bu statüye meydan okuyorum. Hatta tüm sosyal ağlara meydan okuyorum. Yüzsüzlüğümü ilan ediyorum. Daha doğrusu yüz yüze görüştüğüm birkaç arkadaşımı Facebook'un milyonlarına tercih ediyorum.
Başlarda pek güzel bir iletişim kanalı gibi gözüktü bana Facebook. Birbirlerini yıllardır görmeyen insanları bir araya getiren, dünyanın aslında hiç de o kadar büyük olmadığını düşündüren bir mucize ağ yaratılmıştı. Ben de bir heves üye olmuştum. Sanırım 2006 başlarıydı. Ama bir süre sonra sanki sanal bir pazar yerinde dükkan açmış gibi hissettim kendimi. Vitrinimi ne kadar eğlenceli, değişken ve yaratıcı tutarsam, kasama da o kadar arkadaş dolacak bir sistem içindeydim. Hedef tabii kendi markamı yaratmaktı. Marka olarak beğenildiğim oranda çevrem ve nüfusum yani gücüm artırıyordu. İşi gücü, daha doğrusu gerçek hayatımı bir yana bırakıp sanal patronluğumu korumak için gece gündüz çalışır buldum kendimi. Bir yılımı doldurmadan iflas edip dükkanı kapattım.
Facebook beni kaybetti ama kazandıkları Mark arkadaşımızı yeni bin yılın adamı yaptı. Özellikle ünlü markalar bu eşsiz pazarlama ağını keşfedince iş rayına oturdu. Şimdi film yıldızlarından politikcılara, bankalardan patates cipsine kadar herkesle ve her şeyle "arkadaş" olabiliyorsun. Facebook'a üye olman ve istediğini beğenmen yeterli.
Markalar bu işten çok karlı çıktı. Artık hedef kitleleriyle ilgili tüm bilgiler ayrıntısına kadar parmaklarının ucunda. Üstelik bedava. Onlara hayır diyecek kimse kalmasın diye şahlanmış gidiyorlar. Çok geçmez yeni mesleklere Facebook pazarlama yetkilisi ve Facebook veri toplama uzmanı eklenir eminim.
Egomuzun at koşturabildiği, her birimzin kendi dünyasının kralı olduğu böyle bir ortamın tadını çıkarmak varken insan yanımız yine ağır basıyor ve suyunu çıkarmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bugünlerde Facebook'da olmak ve olmamak diye bir sosyal statü bile oluştu. Ben bu statüye meydan okuyorum. Hatta tüm sosyal ağlara meydan okuyorum. Yüzsüzlüğümü ilan ediyorum. Daha doğrusu yüz yüze görüştüğüm birkaç arkadaşımı Facebook'un milyonlarına tercih ediyorum.
4.25.2012
Çok yaşa sen Acun!
Acun'u dünya paljlarını gezen, güzel kızlarla flört ederek program yapan, fırlama delikanlı olarak tanımıştık. Tüm Türkiye yolda rastladığı insanlarla nasıl konuştuğunu ve eğlendiğini izlemek için gecenin bir saatinde ekran başına kilitlenir olmuştu. Zaman içinde rating rekorları kıran programların yapımcısı haline geldi. Ama bence asıl kırdığı bizim yerleşmiş kalıplarımız.
Yaptığı programları izledikçe elimizi, kolumuzu ve hepsinden önemlisi zihnimizi bağlayan zincirler bir bir çözülüyor. Hele Simon Cowell abisinin izinden giderek yetenek avcılığı programlarına yönelmesi Türkiye için tam bir terapi seferberliği oldu. Onun sayesinde örf, adet ve benzer bahanelerle içimize atıp dondurduğumuz nice özelliğimiz gün yüzüne çıktı. Dans ettik, şarkı söyledik, hayatta kalma yarışına girdik, kimsenin bilmediği becerilerimizi herkesle paylaştık. Üstelik bunu yaparken de, izlerken de eğlendik. "Ciddi" tanımı içine girmeyen bir iş yaparak da para kazanılabileceğini gördük. Bugün yetenekleri karalayıp, aşağılamak yerine alkışlıyorsak Acun'un bunda önemli bir payı var.
Bence toplumlar ancak bireylerinin yetenekleri, kendilerine güvenleri ve azimleriyle güçlenebilirler. İnsanlar da toplumlar da içlerindekini gizlemeden ortaya koyabildikleri ölçüde gelişirler. Hep yapmak istediğin ama yapamadığın ne kadar çok şey varsa, o kadar mutsuz olursun ve mutsuz edersin. Oysa doğuştan sahip olduğun veya çalışarak edindiğin özelliklerini, yeteneklerini paylaştığın oranda kendini değerli ve mutlu hissedersin. İçinde yaşadığın topluma da bu yeteneklerini kullanarak ivme kazandırırsın. Daha iyi olmak için yarışırken aslında parçası olduğun bütünü yükseltirsin. Acun Ilıcalı bu çabayı gösterenleri karalayıp taşlamak yerine, cesaretlendirip alkışlamayı öğretiyor. İşte bunun için: çok yaşa sen Acun!
Yaptığı programları izledikçe elimizi, kolumuzu ve hepsinden önemlisi zihnimizi bağlayan zincirler bir bir çözülüyor. Hele Simon Cowell abisinin izinden giderek yetenek avcılığı programlarına yönelmesi Türkiye için tam bir terapi seferberliği oldu. Onun sayesinde örf, adet ve benzer bahanelerle içimize atıp dondurduğumuz nice özelliğimiz gün yüzüne çıktı. Dans ettik, şarkı söyledik, hayatta kalma yarışına girdik, kimsenin bilmediği becerilerimizi herkesle paylaştık. Üstelik bunu yaparken de, izlerken de eğlendik. "Ciddi" tanımı içine girmeyen bir iş yaparak da para kazanılabileceğini gördük. Bugün yetenekleri karalayıp, aşağılamak yerine alkışlıyorsak Acun'un bunda önemli bir payı var.
Bence toplumlar ancak bireylerinin yetenekleri, kendilerine güvenleri ve azimleriyle güçlenebilirler. İnsanlar da toplumlar da içlerindekini gizlemeden ortaya koyabildikleri ölçüde gelişirler. Hep yapmak istediğin ama yapamadığın ne kadar çok şey varsa, o kadar mutsuz olursun ve mutsuz edersin. Oysa doğuştan sahip olduğun veya çalışarak edindiğin özelliklerini, yeteneklerini paylaştığın oranda kendini değerli ve mutlu hissedersin. İçinde yaşadığın topluma da bu yeteneklerini kullanarak ivme kazandırırsın. Daha iyi olmak için yarışırken aslında parçası olduğun bütünü yükseltirsin. Acun Ilıcalı bu çabayı gösterenleri karalayıp taşlamak yerine, cesaretlendirip alkışlamayı öğretiyor. İşte bunun için: çok yaşa sen Acun!
4.19.2012
aile hekimi dedikleri
Belki reklamların etkisi belki de can sıkıntısı bilemiyorum. Belki de yeni olanı deneme hevesim. Aile hekimimi tanımak için harekete geçtim. Kolumda ne olduğunu anlamadığım bir lekelenme oluştuğu için ve bu konuda ne yapmam gerektiğini bilemediğim için: "Artık herkesin ailesinde bir doktor var" cümlesini keşfe çıkmaya karar verdim. Reklamın bende yarattığı etkiye göre aile hekimimi bulup ondan neler yapmam gerektiğini öğrenecektim ve onun verdiği bilgilerle sorunumu çözecektim.
Bağlı olduğum aile hekimini bulmak çok kolay oldu. Internet ve TC kimlik numaram sayesinde ismine, telefon ve adresine hemen ulaştım. Telefon edip randevu da aldım. Sonra yola koyuldum. Ancak ailemin hekimi olduğunu düşündüğüm kişinin karşısına oturduğum an işler değişti. Kolumdaki lekeleri gösterip ne yapmam gerektiğini sorduğumda kayıtsız bir şekilde "bir doktora gitmelisiniz" diyerek beni daha ilk dakikada şaşırttı.
"Peki kime gitmemi önerirsiniz" deyince de
"Bilemem, siz bulacaksınız. Bir dermatolog bulmalısınız, tahlil de yapılmalı"diye cevap verdi.
"Siz beni sevk etmeyecek misiniz" diye sorunca
"Hayır" diye kestirip attı.
Ben de niye o kadar yolu gittiğimi, niye sıra beklediğimi, niye 2TL verdiğimi anlamadım.
Sonra internette aile hekimi görev tanımını aradım. Pek açık bir bilgi bulamadım. Anladığım kadarıyla aile hekimi denen kişiler teşhisten kaçınan, sevk yapamayan, ilaç yazma yetkisi son derece kısıtlı, hastalardan istatistik veri olarak kullanılabilecek bilgi bile toplayamayan zavallı memurlar.
Şimdi bu doktorlar belki Anadolu'nun köy ve kasabalarında eğitici ve bilgilendirici bir görev yapabilirler, ama Istanbul gibi büyük şehirlerde, niye çalışırlar anlamış değilim.
Ben denedim ve tavsiye etmiyorum. Her sokakta bir özel hastanenin olduğu bir şehirde aile hekimleri boşa zaman kaybı. Özel veya genel sigortanız yoksa bile rekabet ortamı size her zaman maddi avantaj sağlıyor.
Bu aile hekimliği uygulamasının en başarılı yanının ise reklamları olduğu kesin.
Bağlı olduğum aile hekimini bulmak çok kolay oldu. Internet ve TC kimlik numaram sayesinde ismine, telefon ve adresine hemen ulaştım. Telefon edip randevu da aldım. Sonra yola koyuldum. Ancak ailemin hekimi olduğunu düşündüğüm kişinin karşısına oturduğum an işler değişti. Kolumdaki lekeleri gösterip ne yapmam gerektiğini sorduğumda kayıtsız bir şekilde "bir doktora gitmelisiniz" diyerek beni daha ilk dakikada şaşırttı.
"Peki kime gitmemi önerirsiniz" deyince de
"Bilemem, siz bulacaksınız. Bir dermatolog bulmalısınız, tahlil de yapılmalı"diye cevap verdi.
"Siz beni sevk etmeyecek misiniz" diye sorunca
"Hayır" diye kestirip attı.
Ben de niye o kadar yolu gittiğimi, niye sıra beklediğimi, niye 2TL verdiğimi anlamadım.
Sonra internette aile hekimi görev tanımını aradım. Pek açık bir bilgi bulamadım. Anladığım kadarıyla aile hekimi denen kişiler teşhisten kaçınan, sevk yapamayan, ilaç yazma yetkisi son derece kısıtlı, hastalardan istatistik veri olarak kullanılabilecek bilgi bile toplayamayan zavallı memurlar.
Şimdi bu doktorlar belki Anadolu'nun köy ve kasabalarında eğitici ve bilgilendirici bir görev yapabilirler, ama Istanbul gibi büyük şehirlerde, niye çalışırlar anlamış değilim.
Ben denedim ve tavsiye etmiyorum. Her sokakta bir özel hastanenin olduğu bir şehirde aile hekimleri boşa zaman kaybı. Özel veya genel sigortanız yoksa bile rekabet ortamı size her zaman maddi avantaj sağlıyor.
Bu aile hekimliği uygulamasının en başarılı yanının ise reklamları olduğu kesin.
4.10.2012
hormonların kölesiyiz
Bahar geldi geleli bahçeden içeri girmez oldum. Güneşle birlikte toprak canlandı, bitkiler uyandı. Kuşların hepsi "bana bak, buradayım" şarkıları söyleyerek Twitter'a neden o isim konduğunu bana gayet güzel anlattı. Sonra çiçekler çıktı ortaya. Renk renk, çeşit çeşit. Böylesi bir uyanışa duyarsız kalmak mümkün değil. Sonuçta biz de bu doğanın bir parçasıyız hala. Hormonlarımız harekete geçiyor istesek de istemesek de.
Aşk denen o müthiş iksirden tatmak için fırsat kollamaya başlıyoruz. Üstelik etrafımızda aşık olmuş insanları gördükçe bu istek giderek daha tutkulu hale geliyor. Aşkın sarhoşluğu benzersizdir ne de olsa. Sonrası bir o kadar kötü olsa da o şarhoşluğun verdiği duygular için çekilir doğrusu...
Oysa duyguların aslında hormonların eseri olduğunu pek dikkate almıyoruz. Ama önemli hem de çok. Bizi itiraz dinlemeden parmaklarında oynatıyorlar.Testesteron ve Östrojen hormonlarının nelere kadir olduğunu biliyoruz ama Tiroid hormonun gücünü bizzat deneyimledim. Boğazımızın içine gizlenmiş bu kelebek benzeri beze hiç de öyle göründüğü gibi masum değilmiş. Sinirlendiği zaman ilk iş zihnimizi ele geçiriyor ve bizi hiç gözünü kırpmadan saldırgan bir canavara dönürüyor. Ben yaşadım. Herkesin şaşkın bakışları önünde her şeye parlayan, gergin ve aksi bir insana dönüşüverdim. Ortalığı darma duman ederken kendi halime ben bile şaşırıyordum, ama elimde değildi. İçimden dışarı taşan bu yabancıyla nasıl baş edeceğimi düşünürken tiroidimin hasta olduğu teşhisi ile rahatladım. Tedavi sürecimde tiroid bezinin ne kadar hashas bir dengeye sahip olduğunu öğrendim. Sadece fazla çalıştığında değil, az çalıştığında da etkisi fena. Bu defa vurmak, kırmak, öldürmek istekleri yerini uyumak, kapanmak ve hatta ölmek isteklerine bırakıyor. Her iki halde de derin bir mutsuzluk duygusu tüm yaşantınızı gölgeliyor.Şimdi etrafımdaki insanlara baktıkça tiroid hormonunun bana yaşattıklarını düşünüyorum. Öyle belirgin bir ağrı sızı yapmadığı için sinsi bir şekilde bizi ele geçirdiğini bildiğim için acaba kaçının tiroidin kölesi haline gelmiş olduğunu merak ediyorum. Daha mutlu bir dünya için yapılacak çok şey var biliyorum, ama siz yine de bir tiroid hormonlarınıza baktırın. T3, T4 yetmiyor TSH'ın da normal olması gerekiyor.
Boşvermeyin baktırın. Boğazınızdaki o küçük kelebeğin mutluluğunuza engel olmasına izin vermeyin.
4.01.2012
leylekler
Her yıl mart ve ağustos sonunda gözüm gökyüzünde leylekleri arar. İlkbaharda onları hep sevinçle karşılarım. Evimin üzerinden süzüldüklerinde sıcak havaları da beraberlerinde getirdiklerini bilirim. Yaz sonunda ise onları uğurlarken soğuk havaların kapıda olduğunu hatırlarım. Leyleklere bir türlü açıklayamadığım bir hayranlığım var. Onları daha görmeden hissederim. Sanki benim beklediğimi biliyorlarmış gibi, bana ne zaman gökyüzüne bakmam gerektiğini haber veririler. Kafamı kaldırıp onları aramaya başlar başlamaz öncüleri görünür. Biraz sonra ise yüzlerce, hatta binlerce leylek onları takip eder. Sakin, zarif, asil bir şekilde gökyüzünde sörf yaparak üzerimden kayıp geçerler. Uzak ülkelerden gelip yine uzak ülkelere göçerler.
Belki de benim yapamadığımı, yapmayı hep hayal ettiğimi, her yıl tekrar ettikleri için bu kadar etkileniyorum onlardan. Sayısız defa yaşadığım bu şehirden çıkıp başka bir ülkede bir hayat kurmayı düşünmüşümdür. Annem ve babam yapmıştı bunu. Doğup yetiştikleri ülkeyi bırakıp Tıp Fakültesini biriri bitirmez daha iyi bir gelecek umuduyla dilini ve kültürünü bilmedikleri bir ülkeye yerleşmişlerdi. Üstelik yeni evli ve bebekli oldukları halde. Ben yapamadım. Hep istedim, ama o kararlılığı gösteremedim. Belki de Türkiye'ye dönüşümüz beni olumsuz etkiledi. Tam çocukluk ile yetişkinlik arasındaki zor yıllarıma denk gelmişti. Yine de bahane aslında. Sınırlarımın bana hükmetmesine izin verdim. Oysa bugün sınırların gerçek olmadığını hepimiz öğrendik. Bizi bugüne kadar birbirimizden ayıran yaşadığımız çevrenin etkileriydi. O çevre görünmez ağların sihiriyle genişledi ve tüm dünyayı içine alıverdi. Bugün her şey, her yer ulaşılabilir oldu. Hem de oturduğumuz yerden. Üstelik avucumuzun içine sığıverdi. Artık biliyoruz ki, ister Tayland'da ister İrlanda'da olsun insanlar algıları, tepkileri ve eğilimleri hep birbirine benziyor.
Yine de sanal yakınlıkların gerçekliğe dönüşmesi için dokunmak, tatmak ve aynı ortamı deneyimlemek gerektiğini düşünüyorum. Gerçek birlik için karışmamız gerekiyor. Bir ülkede doğduğumuz için o ülkede yaşamak zorunda kalmamalıyız. Beğendiğimiz, yeteneklerimizi geliştirebileceğimiz, bize ihtiyaç duyulan yere neresiyse oraya yerleşebileceğimiz bir dünya hayal mi? Leylekler bile yapıyor bunu. Onlar bizden akıllı mı?
Belki de benim yapamadığımı, yapmayı hep hayal ettiğimi, her yıl tekrar ettikleri için bu kadar etkileniyorum onlardan. Sayısız defa yaşadığım bu şehirden çıkıp başka bir ülkede bir hayat kurmayı düşünmüşümdür. Annem ve babam yapmıştı bunu. Doğup yetiştikleri ülkeyi bırakıp Tıp Fakültesini biriri bitirmez daha iyi bir gelecek umuduyla dilini ve kültürünü bilmedikleri bir ülkeye yerleşmişlerdi. Üstelik yeni evli ve bebekli oldukları halde. Ben yapamadım. Hep istedim, ama o kararlılığı gösteremedim. Belki de Türkiye'ye dönüşümüz beni olumsuz etkiledi. Tam çocukluk ile yetişkinlik arasındaki zor yıllarıma denk gelmişti. Yine de bahane aslında. Sınırlarımın bana hükmetmesine izin verdim. Oysa bugün sınırların gerçek olmadığını hepimiz öğrendik. Bizi bugüne kadar birbirimizden ayıran yaşadığımız çevrenin etkileriydi. O çevre görünmez ağların sihiriyle genişledi ve tüm dünyayı içine alıverdi. Bugün her şey, her yer ulaşılabilir oldu. Hem de oturduğumuz yerden. Üstelik avucumuzun içine sığıverdi. Artık biliyoruz ki, ister Tayland'da ister İrlanda'da olsun insanlar algıları, tepkileri ve eğilimleri hep birbirine benziyor.
Yine de sanal yakınlıkların gerçekliğe dönüşmesi için dokunmak, tatmak ve aynı ortamı deneyimlemek gerektiğini düşünüyorum. Gerçek birlik için karışmamız gerekiyor. Bir ülkede doğduğumuz için o ülkede yaşamak zorunda kalmamalıyız. Beğendiğimiz, yeteneklerimizi geliştirebileceğimiz, bize ihtiyaç duyulan yere neresiyse oraya yerleşebileceğimiz bir dünya hayal mi? Leylekler bile yapıyor bunu. Onlar bizden akıllı mı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


