Belki reklamların etkisi belki de can sıkıntısı bilemiyorum. Belki de yeni olanı deneme hevesim. Aile hekimimi tanımak için harekete geçtim. Kolumda ne olduğunu anlamadığım bir lekelenme oluştuğu için ve bu konuda ne yapmam gerektiğini bilemediğim için: "Artık herkesin ailesinde bir doktor var" cümlesini keşfe çıkmaya karar verdim. Reklamın bende yarattığı etkiye göre aile hekimimi bulup ondan neler yapmam gerektiğini öğrenecektim ve onun verdiği bilgilerle sorunumu çözecektim.
Bağlı olduğum aile hekimini bulmak çok kolay oldu. Internet ve TC kimlik numaram sayesinde ismine, telefon ve adresine hemen ulaştım. Telefon edip randevu da aldım. Sonra yola koyuldum. Ancak ailemin hekimi olduğunu düşündüğüm kişinin karşısına oturduğum an işler değişti. Kolumdaki lekeleri gösterip ne yapmam gerektiğini sorduğumda kayıtsız bir şekilde "bir doktora gitmelisiniz" diyerek beni daha ilk dakikada şaşırttı.
"Peki kime gitmemi önerirsiniz" deyince de
"Bilemem, siz bulacaksınız. Bir dermatolog bulmalısınız, tahlil de yapılmalı"diye cevap verdi.
"Siz beni sevk etmeyecek misiniz" diye sorunca
"Hayır" diye kestirip attı.
Ben de niye o kadar yolu gittiğimi, niye sıra beklediğimi, niye 2TL verdiğimi anlamadım.
Sonra internette aile hekimi görev tanımını aradım. Pek açık bir bilgi bulamadım. Anladığım kadarıyla aile hekimi denen kişiler teşhisten kaçınan, sevk yapamayan, ilaç yazma yetkisi son derece kısıtlı, hastalardan istatistik veri olarak kullanılabilecek bilgi bile toplayamayan zavallı memurlar.
Şimdi bu doktorlar belki Anadolu'nun köy ve kasabalarında eğitici ve bilgilendirici bir görev yapabilirler, ama Istanbul gibi büyük şehirlerde, niye çalışırlar anlamış değilim.
Ben denedim ve tavsiye etmiyorum. Her sokakta bir özel hastanenin olduğu bir şehirde aile hekimleri boşa zaman kaybı. Özel veya genel sigortanız yoksa bile rekabet ortamı size her zaman maddi avantaj sağlıyor.
Bu aile hekimliği uygulamasının en başarılı yanının ise reklamları olduğu kesin.
4.19.2012
4.10.2012
hormonların kölesiyiz
Bahar geldi geleli bahçeden içeri girmez oldum. Güneşle birlikte toprak canlandı, bitkiler uyandı. Kuşların hepsi "bana bak, buradayım" şarkıları söyleyerek Twitter'a neden o isim konduğunu bana gayet güzel anlattı. Sonra çiçekler çıktı ortaya. Renk renk, çeşit çeşit. Böylesi bir uyanışa duyarsız kalmak mümkün değil. Sonuçta biz de bu doğanın bir parçasıyız hala. Hormonlarımız harekete geçiyor istesek de istemesek de.
Aşk denen o müthiş iksirden tatmak için fırsat kollamaya başlıyoruz. Üstelik etrafımızda aşık olmuş insanları gördükçe bu istek giderek daha tutkulu hale geliyor. Aşkın sarhoşluğu benzersizdir ne de olsa. Sonrası bir o kadar kötü olsa da o şarhoşluğun verdiği duygular için çekilir doğrusu...
Oysa duyguların aslında hormonların eseri olduğunu pek dikkate almıyoruz. Ama önemli hem de çok. Bizi itiraz dinlemeden parmaklarında oynatıyorlar.Testesteron ve Östrojen hormonlarının nelere kadir olduğunu biliyoruz ama Tiroid hormonun gücünü bizzat deneyimledim. Boğazımızın içine gizlenmiş bu kelebek benzeri beze hiç de öyle göründüğü gibi masum değilmiş. Sinirlendiği zaman ilk iş zihnimizi ele geçiriyor ve bizi hiç gözünü kırpmadan saldırgan bir canavara dönürüyor. Ben yaşadım. Herkesin şaşkın bakışları önünde her şeye parlayan, gergin ve aksi bir insana dönüşüverdim. Ortalığı darma duman ederken kendi halime ben bile şaşırıyordum, ama elimde değildi. İçimden dışarı taşan bu yabancıyla nasıl baş edeceğimi düşünürken tiroidimin hasta olduğu teşhisi ile rahatladım. Tedavi sürecimde tiroid bezinin ne kadar hashas bir dengeye sahip olduğunu öğrendim. Sadece fazla çalıştığında değil, az çalıştığında da etkisi fena. Bu defa vurmak, kırmak, öldürmek istekleri yerini uyumak, kapanmak ve hatta ölmek isteklerine bırakıyor. Her iki halde de derin bir mutsuzluk duygusu tüm yaşantınızı gölgeliyor.Şimdi etrafımdaki insanlara baktıkça tiroid hormonunun bana yaşattıklarını düşünüyorum. Öyle belirgin bir ağrı sızı yapmadığı için sinsi bir şekilde bizi ele geçirdiğini bildiğim için acaba kaçının tiroidin kölesi haline gelmiş olduğunu merak ediyorum. Daha mutlu bir dünya için yapılacak çok şey var biliyorum, ama siz yine de bir tiroid hormonlarınıza baktırın. T3, T4 yetmiyor TSH'ın da normal olması gerekiyor.
Boşvermeyin baktırın. Boğazınızdaki o küçük kelebeğin mutluluğunuza engel olmasına izin vermeyin.
4.01.2012
leylekler
Her yıl mart ve ağustos sonunda gözüm gökyüzünde leylekleri arar. İlkbaharda onları hep sevinçle karşılarım. Evimin üzerinden süzüldüklerinde sıcak havaları da beraberlerinde getirdiklerini bilirim. Yaz sonunda ise onları uğurlarken soğuk havaların kapıda olduğunu hatırlarım. Leyleklere bir türlü açıklayamadığım bir hayranlığım var. Onları daha görmeden hissederim. Sanki benim beklediğimi biliyorlarmış gibi, bana ne zaman gökyüzüne bakmam gerektiğini haber veririler. Kafamı kaldırıp onları aramaya başlar başlamaz öncüleri görünür. Biraz sonra ise yüzlerce, hatta binlerce leylek onları takip eder. Sakin, zarif, asil bir şekilde gökyüzünde sörf yaparak üzerimden kayıp geçerler. Uzak ülkelerden gelip yine uzak ülkelere göçerler.
Belki de benim yapamadığımı, yapmayı hep hayal ettiğimi, her yıl tekrar ettikleri için bu kadar etkileniyorum onlardan. Sayısız defa yaşadığım bu şehirden çıkıp başka bir ülkede bir hayat kurmayı düşünmüşümdür. Annem ve babam yapmıştı bunu. Doğup yetiştikleri ülkeyi bırakıp Tıp Fakültesini biriri bitirmez daha iyi bir gelecek umuduyla dilini ve kültürünü bilmedikleri bir ülkeye yerleşmişlerdi. Üstelik yeni evli ve bebekli oldukları halde. Ben yapamadım. Hep istedim, ama o kararlılığı gösteremedim. Belki de Türkiye'ye dönüşümüz beni olumsuz etkiledi. Tam çocukluk ile yetişkinlik arasındaki zor yıllarıma denk gelmişti. Yine de bahane aslında. Sınırlarımın bana hükmetmesine izin verdim. Oysa bugün sınırların gerçek olmadığını hepimiz öğrendik. Bizi bugüne kadar birbirimizden ayıran yaşadığımız çevrenin etkileriydi. O çevre görünmez ağların sihiriyle genişledi ve tüm dünyayı içine alıverdi. Bugün her şey, her yer ulaşılabilir oldu. Hem de oturduğumuz yerden. Üstelik avucumuzun içine sığıverdi. Artık biliyoruz ki, ister Tayland'da ister İrlanda'da olsun insanlar algıları, tepkileri ve eğilimleri hep birbirine benziyor.
Yine de sanal yakınlıkların gerçekliğe dönüşmesi için dokunmak, tatmak ve aynı ortamı deneyimlemek gerektiğini düşünüyorum. Gerçek birlik için karışmamız gerekiyor. Bir ülkede doğduğumuz için o ülkede yaşamak zorunda kalmamalıyız. Beğendiğimiz, yeteneklerimizi geliştirebileceğimiz, bize ihtiyaç duyulan yere neresiyse oraya yerleşebileceğimiz bir dünya hayal mi? Leylekler bile yapıyor bunu. Onlar bizden akıllı mı?
Belki de benim yapamadığımı, yapmayı hep hayal ettiğimi, her yıl tekrar ettikleri için bu kadar etkileniyorum onlardan. Sayısız defa yaşadığım bu şehirden çıkıp başka bir ülkede bir hayat kurmayı düşünmüşümdür. Annem ve babam yapmıştı bunu. Doğup yetiştikleri ülkeyi bırakıp Tıp Fakültesini biriri bitirmez daha iyi bir gelecek umuduyla dilini ve kültürünü bilmedikleri bir ülkeye yerleşmişlerdi. Üstelik yeni evli ve bebekli oldukları halde. Ben yapamadım. Hep istedim, ama o kararlılığı gösteremedim. Belki de Türkiye'ye dönüşümüz beni olumsuz etkiledi. Tam çocukluk ile yetişkinlik arasındaki zor yıllarıma denk gelmişti. Yine de bahane aslında. Sınırlarımın bana hükmetmesine izin verdim. Oysa bugün sınırların gerçek olmadığını hepimiz öğrendik. Bizi bugüne kadar birbirimizden ayıran yaşadığımız çevrenin etkileriydi. O çevre görünmez ağların sihiriyle genişledi ve tüm dünyayı içine alıverdi. Bugün her şey, her yer ulaşılabilir oldu. Hem de oturduğumuz yerden. Üstelik avucumuzun içine sığıverdi. Artık biliyoruz ki, ister Tayland'da ister İrlanda'da olsun insanlar algıları, tepkileri ve eğilimleri hep birbirine benziyor.
Yine de sanal yakınlıkların gerçekliğe dönüşmesi için dokunmak, tatmak ve aynı ortamı deneyimlemek gerektiğini düşünüyorum. Gerçek birlik için karışmamız gerekiyor. Bir ülkede doğduğumuz için o ülkede yaşamak zorunda kalmamalıyız. Beğendiğimiz, yeteneklerimizi geliştirebileceğimiz, bize ihtiyaç duyulan yere neresiyse oraya yerleşebileceğimiz bir dünya hayal mi? Leylekler bile yapıyor bunu. Onlar bizden akıllı mı?
3.19.2012
Kış, kış, çekil bahar geliyor!
Kış boyunca soğuk ve karanlıkla yaşadığım onca sıkıntı güneşle birlikte çözülüp gitti. Son iki gündür en asık suratlı insanı bile gülümsetecek cıvıl cıvıl bir hava var. Kuşlar, çiçekler, insanlar bir anda canlandı. Dertler unutuldu, umutlar yükseldi. Hayat bir anda kolaylaştı. Bizim bahçede ilk çiğdemler açtı. Brandy ile sabah yürüyüşümüzde artık içim titremiyor. Yumuşak bir rüzgar, parlak bir güneş bize eşlik ediyor.
3.18.2012
Lady Deli mi?
Bu kadın her an herkesi şaşırtmak için yaşıyor. Geçmişten gelen, bildik, alışıldık herşeye baş kaldırıyor. Silahı müzik. Kurşunları sözler. Yüzlerce yıldır ellerine su dökülemeyen bestecileri ve şairleri bir anda öldürdü. En ünlü besteci, en ünlü şair o artık. Yeni, farklı, aykırı. Nereden geldiği belli olmayan, nereye gideceğini umursamayan bir kadın. Hepimizle dalga geçiyor hem de çok eğleniyor. Eğlendikçe daha çok ilgi çekiyor. Keskin tavrı izleyenleri hayret içinde bırakıyor. Her defasında. Hiç tükenmeyen bir kaynak gibi. Hiçkimse, hiçbir şey onun kadar yeni kalamıyor. Devingen ve hızlı tıpkı internet gibi. Her an uyanık, her an dolu. Deli dolu ama olsun. İsteyip de yapamadığımızı, düşünüp de cesaret edemediğimizi, hatta aklımıza bile gelmeyenleri yapıyor. Yapabiliyor. Onu bu kadar çekici kılan da bu değil mi?
O yapıyor biz izliyoruz. İzlemeye bayılıyoruz. Sahnedeki bir veya birkaç kisiden biri olmaktansa onları izleyen kalabalık arasında olmayı tercih ediyoruz. Ama sahnedekileri de istiyoruz. Bizi eğlendirsin, yönetsin, coştursun veya sakinleştirsin diye. Sonra da kalabalığın güvenli birliği içinde sahnedekilerin kaderlerine karar veriyoruz. Ya devam ya da ölüm. Lady Gaga bunu biliyor. Ayakta, sahnede kalmak için kalabalığı hep sarsması gerektiğini anlamış. Biraz korkutup, biraz neşelendirip bolca da heyecanlandırarak hep onu alkışlamamızı sağlıyor. İçimizdekileri yansıtıp kendimizi bir başkasıymış gibi izlemenin keyfini yaşatıyor. Bunun tadına da doyum olmuyor. Sahnedeki deli işte bizi böyle parmağında oynatıyor. Delirdikçe paraları kapıyor. Paraları kaptıkça tahtını sağlamlaştırıyor.
3.16.2012
başarının sırrı bende
Geç oldu, güç de oldu, ama sonunda anladım. Bundan sonra ne kadar işime yarar bilemiyorum. Bildiğim başarılı olmanın temel koşulu bencil olmak. Ne kadar bencilsen o kadar başarılı oluyorsun. Yetenek, zeka, beceri gibi özellikler kendi başlarına işe yaramıyor. Şans, kısmet, rastlantı gibi bahaneler de boş. Bencil olacaksın hepsi bu. Kendini yalnızca kendini düşüneceksin. Evrimin özü de bu. Kim "uyum sağlayan hayatta kalır" demişse yanılmış. Kendini önceleyen hayatta kalır. Sadece hayatta kalmaz güçlenir. Bir defa üstün olmanın tadına varırsan daha istersin. Hep istersin. Bir de bakarsın ki etrafındakiler seni mutlu etmek için çırpınmaya başlamış. Bu defa hükmetmenin tadını alırsın. Kendini çoğalttığın bir düzen kurarsın. İrili ufaklı Ben'ler içinde mutlulukla yaşarsın.Yeter ki kendini çok sev. O kadar ki sana benzemek isteyenlere, seni övenlere ve hayranlarına doyama.
Neyse ki insanların çoğunluğu bu kadar bencillik olamıyor. Zaten olsa insanlık olmazdı. Ben benden üstündür savaşlarından kimse kalmazdı geriye. İnsanlar uyumlu olmayı tercih ediyor. Kendilerinden ziyade sevdiklerini önceliyor. Hayatlarını şekillendiren kararlar verirken çevrelerindeki insanlardan etkileniyor. Öyle ki karşılarındakileri mutlu etmek uğruna kendilerini sürekli unutan, düşüncelerini, hayallerini ve duygularını zihinlerinin raflarında çürüten insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Kim bilir kaç ressam, yazar, besteci, ses sanatçısı, tiyatrocu, mucit, sporcu, aşçı, stilist, bilim adamı yeterince bencil olamadıkları için sıradan hayatlar yaşadı ve öldü. Yetenekleriyle yüzbinleri etkileyebilecekken etraflarındaki birkaç kişinin hayatlarını zenginleştirmekle yetindiler.
Evet karar sizin. Bencillik yarışında gaza basıp en öne geçebilir, ya da izleyici olmayı tercih edebilirsiniz. Ama şunu bilin ki hepimizin çok iyi olduğu bir konu, bir yeteneğimiz var. Bu yetenekle doğuyoruz. Bu yetenekle ölüyoruz. Bir tohum gibi düşünün. Önemli olan yaşadığımız süre bitmeden bu tohumun çiçek açmasını sağlamak. Bu çiçek ister herkesin gözü önünde, isterse sadece birkaç kişinin görebileceği bir kuytuda açmış olsun fark etmez. Yeter ki açsın. Yeter ki siz içinizde taşıdığınız bu güzelliği ortaya çıkaracak kadar bencil olmayı başarın.
Neyse ki insanların çoğunluğu bu kadar bencillik olamıyor. Zaten olsa insanlık olmazdı. Ben benden üstündür savaşlarından kimse kalmazdı geriye. İnsanlar uyumlu olmayı tercih ediyor. Kendilerinden ziyade sevdiklerini önceliyor. Hayatlarını şekillendiren kararlar verirken çevrelerindeki insanlardan etkileniyor. Öyle ki karşılarındakileri mutlu etmek uğruna kendilerini sürekli unutan, düşüncelerini, hayallerini ve duygularını zihinlerinin raflarında çürüten insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Kim bilir kaç ressam, yazar, besteci, ses sanatçısı, tiyatrocu, mucit, sporcu, aşçı, stilist, bilim adamı yeterince bencil olamadıkları için sıradan hayatlar yaşadı ve öldü. Yetenekleriyle yüzbinleri etkileyebilecekken etraflarındaki birkaç kişinin hayatlarını zenginleştirmekle yetindiler.
Evet karar sizin. Bencillik yarışında gaza basıp en öne geçebilir, ya da izleyici olmayı tercih edebilirsiniz. Ama şunu bilin ki hepimizin çok iyi olduğu bir konu, bir yeteneğimiz var. Bu yetenekle doğuyoruz. Bu yetenekle ölüyoruz. Bir tohum gibi düşünün. Önemli olan yaşadığımız süre bitmeden bu tohumun çiçek açmasını sağlamak. Bu çiçek ister herkesin gözü önünde, isterse sadece birkaç kişinin görebileceği bir kuytuda açmış olsun fark etmez. Yeter ki açsın. Yeter ki siz içinizde taşıdığınız bu güzelliği ortaya çıkaracak kadar bencil olmayı başarın.
3.02.2012
Eastanbull'u gördünüz mü?
Geçen gün Maslak'a gittim. Yaklaşık 5-6 yıldır o taraflara yolum hiç düşmemişti. Gözlerime inanamadım. Tamam şehrin o bölümünün çok değişeceğini biliyordum. 90'lı yıllarda, hatta 2000'in başlarında hummalı inşaat faaliyetlerine de tanık olmuştum, ama karşılaştığım görüntü beni fazlasıyla şaşırttı. Gösterişli şirket yapıları, alışveriş merkezleri, göklere yükselen oteller, havalı konutlar...Kafamı bir o yana bir bu yana çevirmekten yoruldum.
Bir tek orası olsa neyse. Istanbul'un her yanı rezidanslar ve uydu kentlerle çevrilmiş durumda. Hatta kırk yıllık semtlerin ortasından bile yükselir oldu bu uzaylılara benzeyen yapılar. Sanki bildiğim, sevdiğim, alışık olduğum Istanbul bambaşka bir şehir oluyor. Büyük, yüksek, kalabalık, kapalı ve ulaşılmaz. Balkonları unutalı epey zaman oldu, ama şimdi pencereler bile cam duvarlara dönüşüyor. Merdivenler yerlerini asansörlere bırakıyor, kapıcıların yerini güvenlik ekipleri alıyor. Komşu sohbetleri, mahalle çocukları, semt bakkalları tarihe karışıyor. Bir binada oturan kişilerin sayısı arttıkça birbirlerini tanıma oranı da o kadar azalıyor.
Istanbul'u birbirini görmezden gelmeyi tercih eden, kızgın ve zamanı dar yabancılar devir alıyor. İstanbul'un yeni sahipleri ellerindeki, masalarındaki ve evlerindeki ekranlara bağımlı, kalabalıklarda yaşamaya dayanıklı, ancak tüketerek mutlu olan bir kitle. Güçlü ve kararlı halleriyle Fatih Sultan Mehmet'in bile ününe göz dikiyorlar. Bir de benim gibi Istanbul'un kıyısına köşesine tutunarak hayatta kalmaya çalışanlar var. Ama çocukluklarını hatırlayan, alıştıkları ve sevdikleri şehir gözlerinin önünde yabancıya dönüşüyor. Nereye tutunmaya çalışsalar ellerinden kayıp gidiyor. Yeniler ele geçirmiş bir defa bu güzelim şehirin hayat damarlarını. Bence artık kurtuluş umudu yok. İnanmıyorsanız Çamlıca tepesine çıkmanız yeterli. 360 dereceden ikna olacağınızdan eminim.
Herkese duyrulur: İstanbul öldü yaşasın Eastanbull!
Bir tek orası olsa neyse. Istanbul'un her yanı rezidanslar ve uydu kentlerle çevrilmiş durumda. Hatta kırk yıllık semtlerin ortasından bile yükselir oldu bu uzaylılara benzeyen yapılar. Sanki bildiğim, sevdiğim, alışık olduğum Istanbul bambaşka bir şehir oluyor. Büyük, yüksek, kalabalık, kapalı ve ulaşılmaz. Balkonları unutalı epey zaman oldu, ama şimdi pencereler bile cam duvarlara dönüşüyor. Merdivenler yerlerini asansörlere bırakıyor, kapıcıların yerini güvenlik ekipleri alıyor. Komşu sohbetleri, mahalle çocukları, semt bakkalları tarihe karışıyor. Bir binada oturan kişilerin sayısı arttıkça birbirlerini tanıma oranı da o kadar azalıyor.
Istanbul'u birbirini görmezden gelmeyi tercih eden, kızgın ve zamanı dar yabancılar devir alıyor. İstanbul'un yeni sahipleri ellerindeki, masalarındaki ve evlerindeki ekranlara bağımlı, kalabalıklarda yaşamaya dayanıklı, ancak tüketerek mutlu olan bir kitle. Güçlü ve kararlı halleriyle Fatih Sultan Mehmet'in bile ününe göz dikiyorlar. Bir de benim gibi Istanbul'un kıyısına köşesine tutunarak hayatta kalmaya çalışanlar var. Ama çocukluklarını hatırlayan, alıştıkları ve sevdikleri şehir gözlerinin önünde yabancıya dönüşüyor. Nereye tutunmaya çalışsalar ellerinden kayıp gidiyor. Yeniler ele geçirmiş bir defa bu güzelim şehirin hayat damarlarını. Bence artık kurtuluş umudu yok. İnanmıyorsanız Çamlıca tepesine çıkmanız yeterli. 360 dereceden ikna olacağınızdan eminim.
Herkese duyrulur: İstanbul öldü yaşasın Eastanbull!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


